Mütevazı hayat mı hayırlı, müsrif hayat mı?

2008-08-12 11:39:00

Ahmed Şahin'in yazısı...

Önceleri mütevazı bir hayatı vardı. Sabahtan akşama kadar işinde koşturuyor, yoruluyordu, ama sıhhati yerinde, bir sıkıntısı yoktu, zengin olma arzusundan başka tabii. Son günlerde ise bu zengin olma arzusu gittikçe hırsa dönüşmeye başladı. Kendi kendine diyordu ki:
- Sabahtan akşama kadar koşturmaktan iskelet haline geldim. Bedenimde tek gram yağ bile kalmadı. Yine de bir araba alacak para biriktiremedim. Halbuki benim de lüks bir arabam olmalı, yürümeyi bırakmalıyım. Bol imkânım olmalı, çeşidi bol zengin sofralar kurmalıyım!

Çevresindeki lüks arabalı, zengin sofralı kimseleri görüyor, kendisinin de benzeri lüks arabaya binmesi, bol çeşitli sofraya oturması gerektiğine iyice inanıyordu. Yoksa mutsuz ve şanssız biri olarak görecekti kendisini. Cuma namazına bile bu düşünceleriyle boğuşarak gidiyordu artık. Gariptir ki kürsüdeki hocaefendi sanki kendisine hitap ediyor gibi konuşuyordu cumada:

- İlle de bol çeşitli sofralara oturmayı, mutlaka lüks arabaya binmeyi hayırlı sanma! Senin istediğin sana hayırlı olmayabilir. Sen üzerine düşen çalışmayı yap, gerisine karışma, "Benim hakkımda hayırlısı buymuş." diyerek kısmetine razı ol. Sana verilen senin hakkında hayırlı olandır, unutma, diyordu.

Bu sözlerin etkisiyle birazcık rahatladı. Ama bu defa da hocaefendi ile kavga ediyordu hayalinde:

- Lüks arabaya binmek, bol çeşitli sofraya oturmak hayırsızlık mı sanki? Bu hocalar da halen bir lokma, bir hırka felsefesindeler.

Zihni, bol çeşitli sofrayla lüks arabaya kilitlenmişti sanki. Hayırlı ise Rabb'im versin demiyor, mutlaka istiyordu bunu. Bir şey aşırı arzu edilirse Rabb'imiz de onu ihsan edermiş.

Nitekim işleri yavaş yavaş yoluna girmeye başladı. Araba parasını biriktiriyordu. Çok geçmedi topladığı parayla hayal ettiği lüks arabaya nihayet kavuştu. Artık eskisi gibi bütün gün yürümüyordu. Zaten ahdetmişti. Arabası olursa yemeğe dahi arabayla gidecekti. Hayal ettiği bol çeşitli sofrasını da kurmaya başlamış, yediği önünde yemediği de çöpteydi.

- Ha şöyle, diyordu. İşte hayat budur. Ne istersen beklemeden yiyorsun, nereye istersen yürümeden gidiyorsun!.

Bu minval üzere haftalar, aylar geçerken bir ara şişmanlayan bedeninde bir rahatsızlık hissetti.

Hemen doktora koştu. Beyaz gömlekli doktor kalbini dinledi, iç organlarını kontrol etti. Filmler çekti. Sonra masasına oturup sorular sormaya başladı:

- Beyefendi, dedi, sofran bol çeşitli mi? İştah açıcı yemekler fazla mı önünde? Hep arabayla mı dolaşıyorsun? Hiç yaya yürümen yok mu? İlave etti. Bu rahatsızlık bol çeşitli sofraya oturanlarla, yürümeyi bırakanlarda olur da onun için sordum. Doktor sözlerine daha da açıklık getirdi: Senin iç organlarını yağ bağlamış. Anlaşılan bol çeşitli sofra kurmuş, fazla kalorili gıda almışsın. Üstelik yediğini de (yürümediğin için) yakmamışsın, organlarını yağ bağlamış.

Kısık sesle: "Çare? "diyebildi.

- Çare, bol çeşitli sofrayı hemen terk edeceksin. Mütevazı sofraya oturacak, halk çoğunluğunun yediği yemekleri yiyeceksin. Ayrıca da her gün yürüyeceksin. Arabayla gitmeyeceksin her yere. Biriken yağların eritilmesi için en tesirli ilaç: Oruç tutar gibi az yemek, teravih kılar gibi çok yürümek! Sana ayrıca ilaç yazmıyorum.

İkazdan ibaret ilaçlarını böylece aldıktan sonra yine cuma için camiye yöneldi. Bu defa itirazsız dinlediği hocaefendi sanki yine kendisi için konuşuyordu:

- Ey insan! Nefsini değil aklını dinle. Ulaşamadığın israflı hayata kafanı takma. Sana ne verilmişse ona razı ol. Bol çeşitli sofra, lüks araba, her zaman herkese hayırlı olmayabilir!

Bu defa tasdik ederek söyleniyordu: 'Doğru söylüyorsun hocam. Keşke daha önce de böyle düşünseydim de, az yemekle yetinse, çok yürümeyi de bırakmasa, mütevazı hayatıma razı olsaydım! Şimdi 'göbeğim küp gibi çıkmayacak, bacağım da çöp gibi kalmayacaktı!'

Ne dersiniz, israflı değil iktisatlı hayatı mı tercihe layık görmeliyiz?

Zaman

252
0
0
Yorum Yaz