Hakkımda
|
|
sevgiyle yapılınca ondan güzeli yoktur sizin için dünyada
|
Bannerım

|
|
Bağlantılarım
|
|
|
|
SOBEEE
Blogcu dünyasının böcüşü sevgili edaca30.blogcu.com arkadaşım sobelemiş cevaplayalım bakalım 1-adınız? kezban 2-nerelisiniz? nevşehir 3-yaşadığınız il? nevşehir 4-meslek? evhanımı 5-hobiniz? elişi,kitap ve seyahat 6-evli misiniz? evet 7-kaç çocuğunuz var? bir tane kızım var 8-en sevdiğiniz yemek? kısır,zeytinyağlı dolma,yaprak sarması 9-sevdiğiniz tatlı? tatlılarda pek ayırt etmem olsun yeter 10-sevdiğiniz müzik tarzı? ney ve fon müzikleri 11-nereleri gezmek isterdiniz? en çok görmek istediğim yerler MEKKE VE MEDİNE,ayrıca bütün dünyayı dolaşan modern bir çelebi olmak isterdim benden bu kadar kimseyi sobelemiyorum sevgiler
|
Tarih: 12:57, Perşembe, Eylül 18, 2008 Kategori: DUSUNCE IKLIMINDEN |
Yorum (17) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Mütevazı hayat mı hayırlı, müsrif hayat mı?

| | | Ahmed Şahin'in yazısı... Önceleri mütevazı bir hayatı vardı. Sabahtan akşama kadar işinde koşturuyor, yoruluyordu, ama sıhhati yerinde, bir sıkıntısı yoktu, zengin olma arzusundan başka tabii. Son günlerde ise bu zengin olma arzusu gittikçe hırsa dönüşmeye başladı. Kendi kendine diyordu ki: - Sabahtan akşama kadar koşturmaktan iskelet haline geldim. Bedenimde tek gram yağ bile kalmadı. Yine de bir araba alacak para biriktiremedim. Halbuki benim de lüks bir arabam olmalı, yürümeyi bırakmalıyım. Bol imkânım olmalı, çeşidi bol zengin sofralar kurmalıyım! Çevresindeki lüks arabalı, zengin sofralı kimseleri görüyor, kendisinin de benzeri lüks arabaya binmesi, bol çeşitli sofraya oturması gerektiğine iyice inanıyordu. Yoksa mutsuz ve şanssız biri olarak görecekti kendisini. Cuma namazına bile bu düşünceleriyle boğuşarak gidiyordu artık. Gariptir ki kürsüdeki hocaefendi sanki kendisine hitap ediyor gibi konuşuyordu cumada: - İlle de bol çeşitli sofralara oturmayı, mutlaka lüks arabaya binmeyi hayırlı sanma! Senin istediğin sana hayırlı olmayabilir. Sen üzerine düşen çalışmayı yap, gerisine karışma, "Benim hakkımda hayırlısı buymuş." diyerek kısmetine razı ol. Sana verilen senin hakkında hayırlı olandır, unutma, diyordu. Bu sözlerin etkisiyle birazcık rahatladı. Ama bu defa da hocaefendi ile kavga ediyordu hayalinde: - Lüks arabaya binmek, bol çeşitli sofraya oturmak hayırsızlık mı sanki? Bu hocalar da halen bir lokma, bir hırka felsefesindeler. Zihni, bol çeşitli sofrayla lüks arabaya kilitlenmişti sanki. Hayırlı ise Rabb'im versin demiyor, mutlaka istiyordu bunu. Bir şey aşırı arzu edilirse Rabb'imiz de onu ihsan edermiş. Nitekim işleri yavaş yavaş yoluna girmeye başladı. Araba parasını biriktiriyordu. Çok geçmedi topladığı parayla hayal ettiği lüks arabaya nihayet kavuştu. Artık eskisi gibi bütün gün yürümüyordu. Zaten ahdetmişti. Arabası olursa yemeğe dahi arabayla gidecekti. Hayal ettiği bol çeşitli sofrasını da kurmaya başlamış, yediği önünde yemediği de çöpteydi. - Ha şöyle, diyordu. İşte hayat budur. Ne istersen beklemeden yiyorsun, nereye istersen yürümeden gidiyorsun!. Bu minval üzere haftalar, aylar geçerken bir ara şişmanlayan bedeninde bir rahatsızlık hissetti. Hemen doktora koştu. Beyaz gömlekli doktor kalbini dinledi, iç organlarını kontrol etti. Filmler çekti. Sonra masasına oturup sorular sormaya başladı: - Beyefendi, dedi, sofran bol çeşitli mi? İştah açıcı yemekler fazla mı önünde? Hep arabayla mı dolaşıyorsun? Hiç yaya yürümen yok mu? İlave etti. Bu rahatsızlık bol çeşitli sofraya oturanlarla, yürümeyi bırakanlarda olur da onun için sordum. Doktor sözlerine daha da açıklık getirdi: Senin iç organlarını yağ bağlamış. Anlaşılan bol çeşitli sofra kurmuş, fazla kalorili gıda almışsın. Üstelik yediğini de (yürümediğin için) yakmamışsın, organlarını yağ bağlamış. Kısık sesle: "Çare? "diyebildi. - Çare, bol çeşitli sofrayı hemen terk edeceksin. Mütevazı sofraya oturacak, halk çoğunluğunun yediği yemekleri yiyeceksin. Ayrıca da her gün yürüyeceksin. Arabayla gitmeyeceksin her yere. Biriken yağların eritilmesi için en tesirli ilaç: Oruç tutar gibi az yemek, teravih kılar gibi çok yürümek! Sana ayrıca ilaç yazmıyorum. İkazdan ibaret ilaçlarını böylece aldıktan sonra yine cuma için camiye yöneldi. Bu defa itirazsız dinlediği hocaefendi sanki yine kendisi için konuşuyordu: - Ey insan! Nefsini değil aklını dinle. Ulaşamadığın israflı hayata kafanı takma. Sana ne verilmişse ona razı ol. Bol çeşitli sofra, lüks araba, her zaman herkese hayırlı olmayabilir! Bu defa tasdik ederek söyleniyordu: 'Doğru söylüyorsun hocam. Keşke daha önce de böyle düşünseydim de, az yemekle yetinse, çok yürümeyi de bırakmasa, mütevazı hayatıma razı olsaydım! Şimdi 'göbeğim küp gibi çıkmayacak, bacağım da çöp gibi kalmayacaktı!' Ne dersiniz, israflı değil iktisatlı hayatı mı tercihe layık görmeliyiz? Zaman |
|
Tarih: 11:39, Salı, August 12, 2008 Kategori: DUSUNCE IKLIMINDEN |
Yorum (5) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
şeytanın aldatma yolları

| Şeytanların bütün meşguliyet ve gayretleri, insanları imandan çıkarmak, günah işletmek ve küfre girmelerine sebep olmaktır. |
| |
İnsanlığın manevi terakkisinde, Allah'a kulluk vazifesini yerine getirmesinde en büyük engel, şeytandır. Kur'an-ı kerim'de şeytan, insan için “adüvv-ü mübin-apaçık bir düşman” olarak tavsif edilmiştir. Cenab-ı hak, kur'an-ı kerim'de pek çok ayet-i kerimede mü'minleri şeytandan istiazeye, yani Allah'a sığınmaya davet etmiştir.
Aslında şeytanın kendi başına bir gücü yoktur. Vesvese ve desiseleri de zayıftır. Fakat yaptığı işler, tahribat, yıkıp bozmak nev'inden olduğu için, bir vesvese ve desise ile büyük zararlara sebep olmaktadır. Bu yüzden güçlü görülmektedir. Bir binayı yapmak ne kadar zor, yıkmak ise ne kadar kolaydır. Şeytanın da yaptığı ve yaptırdığı bütün işler, hep böyle tahribat cinsinden şeylerdir. İşte gücü ve desiseleri aslında gayet zayıf olduğu halde, büyük tahribat ve zararlar meydana getirdiği içindir ki, müslümanlar her zaman şeytanın şerrinden Allah'a sığınırlar.
Hem insanın nefsi, şehvet ve gazap gibi his ve duyguları da, şeytanın her türlü telkin ve desiselerine karşı alıcı durumunda olduklarından, bazan şeytanın ufak bir vesvese ve desisesi, insanı hemen tesiri altına almakta ve manevi pek büyük felaket ve zararlara atabilmektedir. İşte mü'minlere şeytanın şerrinin büyük gösterilmesi ve aldanmamaları için tekrar tekrar ihtarlarda bulunulması bu yüzdendir. Yoksa şeytanların kainatta icad ve fiil cihetinde, hiçbir güç ve kuvvetleri, Allah'ın mülküne hiçbir müdahaleleri yoktur.
Şeytan, insanı yoldan çıkarmak için birçok hileye başvurur. Bu hile ve desiselerin en mühimlerinden bazıları şunlardır:
1. Şehvet ve öfke: Bunlar şeytanın insana tesir etme yollarının en büyükleridir. Bu sebepledir ki, hadis-i şerifte: “şeytan kanın bedende cereyanı gibi insan vücuduna hulul eder. Onun yollarını açlıkla (oruçla) daraltınız” buyurulmuştur. Çünkü şeytanın insana en büyük hulul yolu şehvettir. Açlık ise şehveti kırar.
2. Hased ve hırs: hırslı insan, hakkı görmekten kör ve hakikatı duymaktan sağır olur.
3. Tama: şeytan insana tama ettiği şeyleri çeşitli riya ve hilelerle sevdirir. Öyle ki, adeta tama ettiği şey, insanın mabudu olur.
4. Acelecilik: acele anında insan düşünmeye fırsat bulamaz. Şeytan da bu anda ona vesvese verebilir.
5. Cimrilik ve yoksulluk korkusu: bu korku, insanı infaktan alıkoyar ve mal yığmaya davet eder.
6. Şeytanın kalbe nüfuz ettiği kapılarından biri de dine hizmette mezhep ve meşreb taassubudur. Böylece onu, kendi mezhep ve meşrebinde olmayanlara karşı kin tutmaya, onları küçümsemeye ve hakaretle bakmaya sevkeder. Bu hal çok tehlikelidir. Fasıklar gibi, abidleri de helake götürür.İnsanları hakir görüp onlarda kusur aramak kötü bir haslettir. Fakat şeytan bu kötü hasletleri dine hizmet perdesi altında insana hoş gösterir ve yerleştirir. Kişi bu hareketiyle din namına bir gayret sarf ettiğini sanarak kendisinde sevinç ve neş'e hisseder. Halbuki o, tamamen şeytanın tuzağına düşmüştür.
7. Şeytanın aldatma yollarından biri de, kulu insanlar arasındaki mezhep, meşreb ve görüş ihtilafları ile ve bu husustaki dedikodularla, lüzumsuz işlerle meşgul etmesidir.
8. Şeytanın kalbe giriş kapılarından biri de cehalet ve gafletleri veya günahlara dalmaları sebebiyle akılları darlaşan, muhakemeleri kıtlaşan bazı kimseleri, akıllarının almayacağı imani meseleler üzerinde düşünmeye sevkedip, şüpheye düşürmesidir.
9. Sui-zan:kim bir insan hakkında kötü düşünmeye başlarsa, şeytan bu kimseyi o adamın aleyhinde gıybet etmeye sevkeder. Yahut o adamın hakkına riayet ettirmez. Ona hakaret gözüyle baktırır.
Şeytanın hile ve desiseleri, insana nüfuz yolları elbette sadece bunlardan ibaret değildir.
Kişilere, devirlere, şartlara göre çok değişik şekillerde ortaya çıkmaktadır.
Allah c.c. bizleri tüm Şeytanlar'ın şerlerinden ve şerli işlerinden hıfz ve muhafaza eylesin inşaallah.. Amin.. Amin.. Amin...
(hanimlar.com) | |
Tarih: 22:18, Salı, Hazirane 3, 2008 Kategori: DUSUNCE IKLIMINDEN |
Yorum (8) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Kızınız tüketim dininin tanrıçası mı?

Dr. Erdal Atabek'in yazısı
‘Barbi Bebek’, Mattel ailesinin küçük kızları Barbara’dan esinlendiği bir ‘model bebek’.
Elinde parası olup da küçük kızına bir Barbi bebek almayan aile yok gibi.
Küçük kız çocuklarının rol modeli bizim Barbi bebeğimiz.
Nasıl bir rol modelidir bizim Barbi?
Bir kere Barbi bebek şirin bir çocuk değildir.
Öyle, kıvır kıvır saçlı, yuvarlak yüzlü, tombul, şirin bebekler çok eskilerde kaldı.
Barbi bebek inceciktir, sarışındır, seksidir, başına buyruktur.
Öyle “Anneciğim, beni seviyor musun” diye annesine nazlanan bebeciklerden değildir.
Annesini-babasını bilen, tanıyan da yoktur, Barbi yalnız yaşar.
Herhalde yaşadığı yer de New York olmalıdır.
Model olduğu düşünülebilir, ama çalıştığı görülmemiştir.
Çok şık giyinir, çeşitli marka giysileri vardır.
Çok lüks bir evde oturur; üç katlı, yüzme havuzlu.
Birkaç ayrı model arabası vardır, hepsi de spor modeller.
Erkek arkadaşı vardır, ama Barbi öyle erkeğe bağlanacak kızlardan değildir.
Şimdi bizim kızımız da Barbi gibi olmak isterse ne yapabilir?
Eğitimi mi? O güzellikle eğitimin lafı mı olur? Yok elbette.
New York’ta yaşayamaz.
Öyle lüks evlerde oturamaz.
Bizim kızımıza bu rol modelinden kala kala ‘zayıflamak’ kalır.
Kızımız da zayıflar, zayıflar, zayıflar.
Kemiklerinin üzerine deri geçirilmiş sanılana kadar zayıflar.
Saçlarını sarıya boyatabilir.
Gözlerine lens takabilir.
Bir de şık cep telefonu alabilir.
Bizimki de böylece kendini ‘Barbileştirir’.
Anoreksi işte böyle bir yolun ucundaki duraktır.
Kızımız artık kendi bedeninden nefret eder.
Cildini mıncıklayıp “neden daha zayıf olamadığı” için kendini yer.
Tüketim endüstrisinin kurbanı olduğunu bilemeden kendini kurban etmektedir.
Kızımız, tüketim kültürünün yeni tanrılarına sunulmuş bir kurbandır.
Tüketim dininin yeni güzellik tanrıçası bu kurbanları istemektedir.
Anoreksik kızlar.
İşte bu kurbanlardır.
Hem de gönüllü kurbanlar...
(Cumhuriyet) |
Tarih: 13:53, Pazartesi, Mayıs 12, 2008 Kategori: DUSUNCE IKLIMINDEN |
Yorum (9) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Türkiye’ye yapılacak kötülükler üzerine...

İşte Hasan Cemal’in çarpıcı yazısı:
Oyun aslında çok açık oynanıyor. Görmek isteyenler için gizlisi saklısı yok. 2002 yılı sonunda, AKP’nin seçimleri kazanıp hükümet olmasından beri sahnede heyecanla izlenen bir oyun bu. Adı sır değil: AKP’yi devirmek! Nasıl mı? Yeni bir 28 Şubat’la... Muhtıra ile... Askeri darbeyle... Olmadı, yargısal darbeyle... Arayışlar 2003’le birlikte başladı. Askerin doruklarında uç veren kıpırdanmalar, yargıyla üniversitenin tepelerine sirayet etti organize biçimde. Sivil odakların bağlantı noktalarında bir kısım basın ve emekli paşaların başını çektikleri bazı kuruluşlar vardı. Perde arkasında ilginç işbirliği örnekleri, ‘organize işler’ sergileniyordu. Askerin doruklarında rahatsızlığa yol açan ilk konu Kıbrıs oldu. Başbakan Erdoğan- Dışişleri Bakanı Gül ikilisinin Annan planıyla “Kıbrıs’ı satmaya hazırlandıkları” söyleniyor, bunun engellenmesi isteniyordu. Ağır basan kaygılara gelince: (1)Erdoğan hükümeti, AB’ye uyum ve demokrasi diyerek askerin elini zayıflatacaktı.(2)Bu durum Türkiye’nin bölünmesine giden yolu kısaltırken,(3)siyasal İslam‘ın güçlenmesini ve devleti adım adım ele geçirmesini hızlandıracaktı. Ne mi yapmak lazımdı? AKP’den kurtulmak ve AB eğer ‘özel koşulları‘mızı kabul etmiyorsa, o zaman AB’ye de sırtımızı dönerek başka sulara açılmak şarttı. Hangi sulara? Örneğin Tuncer Kılınç Paşa, Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği koltuğunda otururken, AB’ye alternatif olarak Rusya, Çin, İran, Ortaasya sularından açık açık söz etmişti. 2003’le 2004’ün darbe tertipleri böyle bir ortamın içine oturdu. Sarıkız ve Ayışığı gibi isimler aldı. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman Paşa’yla, özellikle Jandarma Komutanı Şener Eruygur Paşa’ya kadar uzandı tertiplerin kökleri. Hatta MİT’in konuyla ilgili uyarıları gündeme geldi. Bir kısım basında manşetler atıldı, “Genç subaylar rahatsız!” diye... Yazılar yazıldı, “Ne bekliyorsunuz, elinizi çabuk tutun!” diye... “Her şeye yeni baştan başlıyoruz!” diye... Zamanın Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök Paşa’yı yıpratmak için haberler üretildi, köşeler yazıldı. Ne çabuk unutuluyor bunlar. Ama sonunda istedikleri olmadı. (1)Hilmi Özkök Paşa, askerin anayasadaki yerine sadık kalarak ‘darbe tertipleri’ni etkisiz kıldı.(2)Yeni bir 28 Şubat için büyük medya ikna edilemedi.(3)Büyük işdünyası da, büyük medya gibi, hükümetin AB ve ekonomi politikalarını desteklediği için ‘darbe tertipleri’nde yer almadı. Ama oyun devam etti. “AKP’yi devirmek!” oyunu, özellikle 2006’dan itibaren ‘Çankaya Savaşları’ adı altında devam etti. Ne yapılırsa yapılacak ama Cumhurbaşkanlığı AKP’ye verilmeyecekti. Bunun için Türkiye istikrarsızlaştırılacak, siyasal cinayetler ile çalkalanacaktı. Türkiye, gerçek bir hukuk skandalı olan 2007 yılı Nisan ayındaki 367’ye ve 27 Nisan Muhtırası’na böyle geldi. Askerin gece yarısı muhtırasıyla 367’deki parmağı ileride yazıldığı vakit, hiç aklınızdan çıkarmayın, demokrasi açısından Türkiye’nin yaşadığı ayıplar bir kez daha hayretle görülecektir. Cumhurbaşkanı seçimi, muhtıra ve hukuk komplolarıyla ancak dört ay ertelenebildi. 22 Temmuz seçimlerinde AKP’nin yolu kesilmek, hiç olmazsa bir koalisyon ortağına bağlanmak istendi. Tümü ters tepti. Halkın muhtırası yüzde 47 oldu. Ve Abdullah Gül Çankaya’ya çıktı. Fakat sona ermedi oyun. 2003-2004 darbe tertipleri geride kalmış olsa da, seçim sandığında sonuç alınmamış olsa da, askerin muhtırası seçim sandığında ters tepmiş olsa da, şimdi sırada yargısal darbe var. Bir başka deyişle: Askeri değil hukuki darbe! Şunu unutmayın: Bir askeri darbe Türkiye’ye ne kadar büyük bir kötülük yaparsa, AKP’nin kapatılması da Türkiye’ye aynı ölçüde kötülük yapar. Siyaseti istikrarsızlaştırır. Ekonomiyi istikrarsızlaştırır. AB ile ilişkileri dinamitler. Ve hiç kuşkunuz olmasın: “Ah bir ekonomik kriz çıksın da bu AKP gitsin!” diyenlere gün doğabilir, ama Türkiye iyice cepheleşir, Türkiye bin beter kutuplaşır. Türkiye’yi gerçekten bölmek isteyenler de, Türkiye’yi radikal İslam’ın etki alanına çekmek isteyenler de, hiç kuşkunuz olmasın, AKP’nin kapatılmasına çok sevinirler. Kim bilir kaçıncı kez yazıyorum bunları. Ama yazmayı sürdüreceğim. Çünkü Türkiye’de rejime dışarıdan müdahaleler, muhtıralar, darbeler, bu ülkede demokrasinin yerleşmesini, siyasetin olgunlaşarak taşlarının yerli yerine oturmasını sürekli geciktiriyor. Askerin işi siyaset değildir. Ülke savunmasıdır. Yargının işi siyaset değildir. Hukuktur, hukuk devletidir. Türkiye’yi kimlerin yöneteceğine seçim sandığında millet karar verir. Bu mekanizmaya dışarıdan müdahale demokrasiye aykırıdır ve Türkiye’ye kötülüktür. Bu kötülüğe ortak mı olacaksınız? Yoksa demokrasiden yana mı çıkacaksınız? Soru budur. |
Tarih: 16:58, Çarşamba, Mart 26, 2008 Kategori: DUSUNCE IKLIMINDEN |
Yorum (28) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
|